|
H Z . ZÜLKARNEYN A.S.
Hz. Zülkarneyn'in peygamber mi, veli mi oldugu tam belli degildir. Kur'an-i
Kerim'de doguya ve batiya düzenledigi seferleri zikr edilmistir. Asil
isminin Iskender olup düzenledigi seferlerden dolayi Iskender-i Zükarneyn
nâmiyla anilmistir . Kur'an-i Kerim'de : « (Resulüm!) Sana Zülkarneyn
hakkinda soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatira okuyacagim »
buyurulmustur. Âyette deginilen konu, rivayet edildigine göre, bir gün
yahudilerin Mekke'ye gelip Peygamberimizin Tevratta bildirilen son
peygamberin olup olmadigini ögrenmek istemeleri'dir. Bunun icin de
Peygamberimize bir soru sormuslardir. Baska bir rivayete göre ise bu soruyu
Mekke müsrikleri sormustur. Yahudilerin: " Sen bize hep bizden ögrendigin
Musa, Ibrahim ve Adem'den haber veriyorsun. Tevratta tek bir yerde
bildirilen bir peygamber'den bildir" demeleri üzerine Peygamberimiz : « Bu
kisi Zülkarneyn'dir» buyurmus ve bu âyet inmistir . Ibrahim aleyhisselam
zamaninda yasayan Zülkarneyn aleyhisselam onunla birlikte haccetti, elini
öpüp duasini aldi.
Teyzesinin oglu olan Hz. Hizir'i ordusuna kumandan tâyin etti. Bir kavmin
istegi üzerine Ye'cûc ve Me'cûc kavminin insanlara zarar vermemeleri icin
tas ve demir'den bir sed yapti ve böylece Ye'cûc ve Me'cûc'un hapsetti . Bir
rivayete göre bu dilekte bulunan kavim Türkler imis . Bu sed simdiki Cin
seddi degildir. Ye'cûc ve Me'cûc kavimleri bu seddi kiyamete yakin
delecekler (2. noktaya bakiniz). Hz. Zülkarneyn Asya ve Avrupa kitalarinâ
hâkim oldu. Her tarafa Allah'in emirlerini yayip, kâfirlerle savasip,
mü'minlere güzel muâmelede bulundu. Medine ile Sam arasinda, Sam'a bes
günlük bir mesafedeki Dûmet-ül Cendel denilen yerde vefat etti. Mekke'de
veya yine o civarda Tehâme daginda defn edildi . Iskender isimli oldugu icin
târihte gecen Iskender isimli bircok hükümdarin Hz. Zülkarneyn'in oldugu
itiraf edilmistir. Bediüzzaman bu konu hakkinda mâlumat vermektedir : « Ehl-i
tahkikin beyanina göre, hem Zülkarneyn ünvaninin isaretiyle, Yemen
padisahlarindan Zülyezen gibi 'zü' kelimesiyle basliyan isimleri
bulundugundan bu Zülkarneyn, Iskender-i Rumi degildir. Belki Yemen
padisahlarindan birisidir ki, Hazret-i Ibrahimin zamaninda bulunmus ve
Hazret-i Hizirdan ders almis. Iskender-i Rumi ise, miladdan tâkriben ücyüz
sene evvel gelmis, Aristodan ders almis. Târih-i beseri, muntazaman surette
ücbin seneye kadar gidiyor. Bu nâkis ve kisa târih nazari, Hazret-i
Ibrahimin zamanindan evvel dogru olarak hükmedemiyor» .
Peygamberimiz (S.A.V.) buyurmustur ki : « Ismini duydugunuz kimselerden
yeryüzünde dört kisi mâlik oldu. Mü'min olan ikisi, ikisi de kâfir idi.
Mü'min olan ikisi, Zülkarneyn ile Süleyman idi. Kâfir olan ikisi de Nemrud
ile Buhtunnasar idi. Besinci olarak yeryüzüne benim evlâdimdan biri yâni
Mehdi mâlik olacaktir » . Kehf sûresinin 83-101 âyetleri Hz. Zülkarneyn'in
kissasini anlatmaktadir. Genis mâlumat icin oraya bakiniz.
2. Ye'cûc ve Me'cûc
Peygamberimiz kiyamet alametlerinden biri olarak da Ye'cûc ve Me'cûc
kavimlerinin yeryüzüne dagilmalarini ve her tarafa küfrü yaymalarindan
bahsetmistir. Bu kavimler Hz. Nuh'un Yâfes isimli oglunun soyundandirlar.
Yüzleri yassi, gözleri kücük, kulaklari cok büyük, boylari kisadir. Her
birinin bin cocugu olur ve böylece sayilari insanlarin ve cinlerin sayisinin
90% kadardir. Kiyamete yakin bir zaman Hz. Zülkarneyn'in yaptigi seddi delip
dünyaya yayilacaklardir
H Z . İSMAİL A.S.
2. Hz. İsmail'in hikayesi
İsmail aleyhisselam, Şam diyarında (Filistin, Suriye) doğdu. Babasi İbrahim
aleyhisselam, Allahü Tealanın emriyle, annesi Hacer Hatunla birlikte
Mekke'ye götürdü . Yanlarına bir miktar yiyecek ve su ile birlikte şimdiki
Kâbe'nin bulunduğu yere bırakarak Şam'a döndü. Bir rivayete göre İbrahim
aleyhisselam Hacer Hatunu Kâbe'nin bulunduğu yere bırakınca o: "Sen bizi
kime bırakıyorsun. Bize kim bakacak ?" sorusuna İbrahim aleyhisselam:"Ben
sizi Allah'a bırakıyorum" demiştir. Hacer Hatun bunu duyunca:"O zaman işini
yaptıysan gidebilirsin" demiştir. Hacer Hatun su ararken, şimdiki zemzem
kuyusunun yerinde yatan İsmail aleyhisselam tepindi. Hacer Hatun oğluna su
verebilmek için yedi kez Safa ile Merve arasında koşuştu ise de su bulamadı.
O zaman ayaklarını vurduğu veya Cebrail aleyhisselam ın vurduğu yerden
Zemzem suyu çıktı. Hacer Hatun burada yaşarken, Yemen tarafından Cürhüm
kabilesi gelip Mekke'nin bulunduğu yere yerleştiler.
2.1. İsmail aleyhisselamın kurban edilmesi
Hz. İbrahim bir ara bir rüya gördü. Bu Yüce Allah'ın bir vahyi idi. Ona oğlu
İsmail'i kurban etmesi emrolunmuştu. Bunun üzerine henüz 12 yaşında bulunan
Hz. İsmail'i, Mekke'de Sebir dağının eteğinde tenha bir yere götürdü. Onu
Allah rızası için kurban etmek istiyordu. İsmail aleyhisselam da:" Babacığım
, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun" diyordu. Bu
Allah yolunda fedâkarlığın en yüksek bir nişanı idi . Ama, Allahü Teâlâ
rüyasında sadakat göstermesi üzerine ona bir koç ihsan buyurdu. İsmail
aleyhisselam böylece kurban edilmekten kurtuldu. Kurban bayramını da biz
müslümanlar da vak'a yüzünden ihya etmekteyiz. Halilullah'ın hangi oğlunu
kurban ettiği kesinlikle bilinmemektedir. Kur'an-ı Kerim'de sadece oğlunu
kurban ettiği belirtilmektedir:«Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa
erişince: Yavrucuğum ! Rüyada seni bogazladığımı görüyorum; bir düşün ne
dersin ? dedi. O da cevaben : Babacığım ! Emrolundugun şeyi yap. İnşaallah
beni sabredenlerden bulursun, dedi » . Fakat cumhura göre kurban edilen
çocuğun İsmail aleyhisselam'ın olduğu kanaatindedir. Bazı müfessirlere göre
ise İsmail aleyhisselamın değil de İshak aleyhisselamın kurban edildiğini
öne sürmektedirler. Yalnız, bu fikri Israilogulları da söylemektedirler.
2.2. İsmail aleyhisselamın peygamberliği
Hz. İsmail gençlik çağına gelince, Cürhümlülerden iki defa evlendi . Daha
sonra tekrar Mekke'ye gelen İbrahim aleyhisselamla birlikte Kâbe-i
Muazzamayı inşâ ettiler ve hac ibadetini yaptılar . İsmail aleyhisselam
Yemen kabilelerine (Cürhüm kabilesi) ve „Amalika" denilen eski bir kavme
peygamber olarak gönderildi. İnsanlara babası Hz. İbrahim'e bildirilen dinin
hükümlerini tebliğ etti ve daveti 50 yıl sürdü. Buna rağmen malesef pek az
kimse iman etti. İshak aleyhisselamı yanına davet edip kızını onun oğlu
İlyas'a nikahla dive bazı vasiyetler de bulundu. Babası İbrahim
aleyhisselam'ın ölümünden 40 sene sonra , 133 veya 137 yaşlarında iken
Mekke'de vefat etti. Ekseri rivayete göre Mescid-i Haram'da Kabe-i
Muazzamanın kuzey duvarı önünde bulunan Hatim denilen yere defn edildi.
İsmail aleyhisselamın 12 oğlundan çoğalan torunları zamanla Arabistan
Yarımadası'nın her tarafına yayıldılar. Peygamber efendimizin (s.a.v.) 20.
dedesi Adnan ile İsmail aleyhisselam arasında 30 baba vardı . Peygamberimiz
efendimiz (s.a.v.) de bir Hadis-i şerifinde : « Allahü Teâlâ
Ademoğullarından (Hz.) İsmail'i seçti. İsmail'in evlâdından (oğullarından)
Kinane'yi, Kinaneoğullarından Kureys'i seçti ve ayırdı. Kureyş'ten
Haşimoğullarını, Haşimoğullarından da beni seçti ve ayırdı » (Kadizâde)
buyurmuştur..
H Z . YUSUF A.S.
Kurân'da adı geçen Beni İsrail peygamberlerinden biri.
Hz. Yûsuf Kurân'da adi geçen peygamberlerden birisi olup, Yakub Peygamberin
oğludur. Nesebi Hz. İbrahim'e kadar varır (Kamil Miras, Tecrit Tercümesi, IX,
139).
Kur'ân-ı Kerîm'de kendi adını taşıyan bir sûre vardır. Tamamı 111 âyet olan
bu sûrenin 98 âyeti (4-101) Hz. Yûsuf'tan bahseder. Bu âyetlerde
anlatıldığına göre Hz. Yûsuf'un hayat hikâyesi özetle şöyledir:
Hz. Yûsuf'un on bir tane erkek kardeşi vardı. Yûsuf fevkalâde güzel ve son
derece zekî idi. Babaları Hz. Yakub en çok Yûsuf'u seviyordu. Bu sevgiyi
ağabeyleri kıskanıyorlardı.
Yûsuf (a.s) bir gece rüyasında on bir yıldızn, Güneş ve ayin kendisine secde
ettiklerini gördü. Bu rüyayı babasına anlattı. Babası rüyanın, Hz. Yûsuf'un
büyük bir adam olacağına işaret olduğunu anladı ve Yûsuf'a rüyasını
ağabeylerine anlatmamasını tembihledi. Ancak, ağabeyleri bundan haberdar
oldular ve Yûsuf'u öldürüp bir yere atmayı plânladılar. Babalarından izin
alarak, gezip eğlenmek bahanesiyle Yûsuf'u alıp kırlara,götürdüler. Onu bir
kuyuya attılar, gömleğini da kana bulayarak, "Yûsuf'u kurt kaptı" diye
babalarına yalan söylediler.
Kuyunun yanından geçmekten olan bir kafile Yûsuf'u buldu ve köle olarak
satmak üzere alıp, Mısır'a götürdüler. Orada az bir fiyatla onu Azîz (maliye
bakanı)'e sattılar.
Azz'in hanımı Yûsuf'a göz koydu. Onu kendisiyle beraber olmaya çagırdı.
Yûsuf (a.s) bunu kabul etmeyince, ona iftira edip kocasına şikayet etti ve
hapse attırdı.
Hz. Yûsuf senelerce hapiste kaldı. Orada hükümdarın şerbetçisi ve aşçısı ile
tanıştı. Onların gördükleri rüyaların yorumunu yaptı. Birisinin, kurtulup
efendisinin hizmetine devam edeceğini, diğerinin ise öldüreceğini söyledi.
Sonunda dediği çıktı. Hz. Yûsuf, kurtulana, kendisini efendisinin yanında
anmasını istedi.
Hükümdar bir gece rüyasında yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini ve
yedi yeşil başakla yedi kuru başak gördü. Bu rüyanın yorumunu yaptırmak
istedi. Hz. Yûsuf'un rüya yorumu yaptığını örgendi ve onu hapisten çıkarıp,
rüyasını anlattı. Hz. Yûsuf, yedi sene bolluk olacağını, peşinden gelen yedi
senenin ise kıtlıkla geçeceğini söyledi. Bunun üzerine hükümdar, Hz. Yûsuf'u
maliye bakanlığına getirdi. Yûsuf (a.s) bolluk yıllarında bütün ambarları
zahire ile doldurttu; kıtlık yılları gelince bu zahireyi halka dağıtmaya
başladı. Ayni kıtlık, Hz. Yûsuf un babasının memleketi olan Ken'an diyarında
da yaşandı.
Yûsuf (a.s)'un kardeşleri de zahire almak için iki kez Ken'an ilinden
Mısır'a geldi. Sonunda Yûsuf (a.s) kardeşlerine kendini tanıttı ve onları
affettiğini belirterek, "Bugün azarlanacak değilsiniz, Allah sizi bağışlar,
o merhametlilerin merhametlisidir" (Yûsuf, 92) dedi. Yûsuf (a.s), babası,
annesi ve kardeşlerinin tamamını Mısır'a davet etti.
Ailesi Mısır'a vardığında Yûsuf (a.s) anne ve babasını tahta oturttu; diğer
on bir kardeşi ise Hz. Yûsuf'un önünde eğildiler. O zaman Yûsuf (a.s);
"Babacığım, işte bu vaktiyle gördüğüm rüyanın çıkışıdır; Rabbim onu
gerçekleştirdi. şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni
hapisten çıkaran, sizi çölden getiren Rabbim, bana pek çok iyiliklerde
bulundu. Doğrusu Rabbim, dilediğine lütufkârdır. O şüphesiz, bilendir,
hâkimdir" (Yûsuf,100) dedi. Bu şekilde İsrail oğulları, Filistin'den Mısır'a
gelip yerleşmiş oldu. Bir süre sonra Yakub (a.s) vefat etti. Yûsuf (a.s),
Allah Teâlâ'ya söyle münacatta bulundu: "Rabbim, bana hükümdarlık verdin,
rüyaların yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratanı! Dünya ve
âhirette koruyanım sensin! Benim canımı, Müslüman olarak al! Ve beni iyilere
kat!" (Yûsuf, 101). Yûsuf (a.s)'un hayat hikayesi Kur'ânı Kerîm'de "Ahsenü'l-Kasas,
Kıssaların en güzeli" ünvanını aldı. Pek çok olayları içeren bu hayat
hikâyesi için Allah Teâlâ söyle buyurdu: Ândolsun ki, Yûsuf ve kardeşlerinin
olayında, soranlara nice ibretler vardır" (Yûsuf, 7).
Yûsuf (a.s)'un defnedildiği yer, rivâyetlere göre, İbrahim (a.s)'in medfun
bulunduğu Kudüs yakınlarında Halilü'r-Rahman kasabasındadır.
H Z . MUSA A.S.
Allah Teâlâ'nın, dört büyük kitaptan biri olan Tevrat'ı verdiği ve
yeryüzünde dinini tebliğ edip, hakim kılması için gönderdiği Ulu'l-Azm*
peygamberlerden biri. Hz. İbrahim (a.s)'in soyundan olup, israiloğullarının
akidelerini ıslah etmek ve onları Allah Teâlâ'nın dilediği nizama
kavuşturmakla görevlendirilmişti. Küfürle mücadelesi Kur'ân-ı Kerim'de uzun
uzun anlatılmaktadır.
Hz. Adem (a.s)'den, Resulullah (s.a.s)'e kadar pek çok peygamber gelmiştir.
Bu peygamberler, gönderildikleri kavimleri, Allah Teâlâ'ya iman etmeye
çağırmışlar; bu yolda kâfirlerle savaşmışlar, yaşadıkları diyarlardan
çıkarılmışlar; ezilmişler, hor görülmüşler ve hatta öldürülmüşlerdir.
Mûsa (a.s) da, Allah Teâlâ tarafından israiloğulları'na gönderilmiş bir
resul idi. O da tıpkı kendisinden önce gönderilmiş olan peygamberler gibi
kavmini Allah'a iman etmeye çağırdı. Kavmine zulmeden ve ilâhlık iddiasında
bulunan Firavuna karşı tevhit yolunda mücahede etti. Bu uğurda, bütün
peygamberlerin karşısına çıkan güçlükler, onun da karşısına çıktı. Doğup
büyüdüğü diyardan çıkarıldı, kâfirler tarafından öldürülmek gayesiyle
kovalandı. Allah Teâla Kur'ân-ı Kerim'de bir ayette Hz. Mûsa (a.s)'dan söyle
bahsediyor: "Kur'ân'da Musa'yı da an. Çünkü o ihlâs sahibi idi ve
israiloğulları'na gönderilmiş bir peygamber idi"(Meryem, 19/51).
Hz. Musa (a.s)'nın Firavun ile olan kıssası, Kuran'ın bazı sûrelerinde
çeşitli üslûplarda ve teferruatlı olarak anlatılmıştır. Firavun ve ordusunun
Kızıldeniz'de boğulmaları olayından sonra, israiloğulları ile ilgili
kıssasına da genişçe yer verilmiştir.
Musa (a.s)'nın Firavun ile olan mücadelesi, bir şahsın bir kralla, bir
peygamberin sadece büyük bir zorba ile olan mücadelesinden ibaret değildir.
Bilâkis bu hak ile bâtıl'ın çatışması, Rahman'ın ordusu ile şeytanın
ordusunun kaçınılmaz savaşıdır. Aslında hak ile batıl arasındaki bu savaş,
insanoğlunun yaratılışından, insanları ıslah etmek üzere nebîler ve
resullerin hayat sahnesine çıkmasından beri devam ede gelmektedir.
Sapıklık ve batıl, daima iblis ve onun ordusu tarafından temsil edilmiş,
imana, tevhide, peygamberliğe, kısaca Hakka sürekli meydan okumuştur. Fakat
kazanan daima Hak olmuştur. Allah Teâlâ söyle buyuruyor: "Muhakkak ki Biz
peygamberlerimizi ve iman edenleri hem dünya hayatında, hem de meleklerin
şahid olacağı günde muzaffer kılacağız" (el-Mü'min, 40/51).
Hz. Musa (a.s)'da gönderildiği kavmi cehalet ve sapıklık içerisinde buldu.
Onları Hakka davet etti, yurdundan çıkarıldı, savaştı ve sonunda Allah
Teâlâ'nın izniyle kazandı.
Hz. Musa (a.s)'nın Nesebi, Doğumu ve Hayatı
Musa (a.s)'nin babası, imran'dır Onun babası Yahser, onun da babası
Kahes'dir. Nesebi Yakub (a.s)'a ulaşır; ki, onun babası Hz. ishak (a.s),
onun da babası Hz. İbrahim (a.s)'dır. Musa (a.s)'nın yanında gördüğümüz
Harun (a.s) onun kardeşidir. Allah Teâla, Musa (a.s)'yi Firavuna, imana
davet için gönderdiğinde, Hz. Harun (a.s)'u da ona yardımcı olarak seçmiş ve
görevlendirmişti. Hz. Musa (a.s) Allah Teâla'ya söyle dua ederek, kardeşi
Harun (a.s)'u kendisine yardımcı yapmasını istemişti: "Bir de bana ehlimden
bir vezir, (yardımcı) ver. Kardeşim Harun'u (ver)" (Tâhâ, 20/29-30).
Hz. Musa (a.s), Mısır'ın çok zor günler yaşadığı bir dönemde doğdu. Bu
sırada, ilâhlık iddialarında bulunarak haddi aşan Firavun, israiloğulları
halkına dayanılamayacak eziyetlerde bulunuyor, bu insanları zulümle kasıp
kavuruyordu. israiloğulları, Kıpt kavminin muamelelerinden ve krallarının
ağır baskılarından bıkmışlardı. Mısır'da yaşamanın bir tadı kalmadığını
biliyor ve dedelerinin yurdu olan Kenan illerine gitmek istiyorlardı. Ama
onlardan her isinde istifade eden Firavun, yakalarını bir türlü bırakmak
istemiyordu. Onlara zulmün en akla gelmeyecek olanını yaptı. Nitekim Kur'ân-ı
Kerim'de; "Biz sana Musa ve Firavun'un mühim haberlerinden, iman edecek bir
kavim için, gerçek olarak okuyacağız. Çünkü Firavun o yerde (Mısır'da)
başkaldırmış ve ahalisini parçalara bölüp, kendisine bağlamıştı" (el-Kasas,
28/3-4) buyuruluyor.
Firavun, saltanatı sırasında israiloğullarına çok kötü eziyetlerde bulundu;
onları köle yaptı, en çirkin ve adî islerde çalıstırdı. Allah Teâlâ,
israiloğullarını bu sıkıntıdan, azgın Firavunun şerrinden, zulüm ve
taşkınlıklarından kurtarmak için Hz. Musa (a.s)'yi gönderdi.
Sa'lebî, Kısas-ı Enbiya'sında imam Suddî'den; Firavun'un bir rüya gördüğünü,
korkup kederlendiğini naklediyor. Rüyasında Kudüs tarafından gelen bir ateş
gördü. Bu ateş, Mısır'a kadar uzanıp, Firavunun evlerini yaktı. Fakat sadece
Kıpti'lere zarar verdi, israiloğulları ise kurtuldular. Uyanınca hemen kâhin
ve müneccimlerden rüyayı tabir etmelerini istedi. Onlar dediler ki; "israiloğulları
içinden bir çocuk dünyaya gelecek, Mısırlıların helâkına ve senin
krallığının yok olmasına sebep olacak. Doğacağı zaman da iyice yaklaştı."
Bu haber üzerine telâşlanan Firavun, israiloğulların'dan doğan bütün erkek
çocukların öldürülmesini emretti. Kur'ân-ı Kerim'de bu olay söyle
anlatılıyor: "Firavun, memleketin başına geçti ve halkı fırkalara ayırdı.
içlerinden bir topluluğu güçsüz bularak onların oğullarını boğazlıyor,
kadınları sağ bırakıyordu. Çünkü o bozguncunun biriydi" (el-Kasas 28/4).
israiloğulları arasında is yapabilecek insanların azalması üzerine
Kıptîlerin ileri gelenleri Firavun'a giderek, "Eğer böyle öldürmeye devam
ederseniz, ileride bizim işlerimizi yapacak kimse bulamayacağız" dediler.
Firavun da erkek çocukların bir sene öldürülmesini, bir sene de
öldürülmemesini emretti. Erkek çocukların öldürülmediği sene Harun (a.s)
doğdu. Öldürüldükleri sene ise Musa (a.s)...
Musa (a.s) doğunca, annesi çok üzüldü. Allah Teâlâ ona korkmamasını,
üzülmemesini vahyetti. Kalbine bir rahatlık verdi. Bu, Kuran'da söyle
anlatılıyor: "Musa'nın annesine: "Çocuğu emzir, başına geleceklerden
korktuğun zaman onu suya (Nil'e) bırak. Korkma, üzülme. Biz şüphesiz onu
sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız" diye bildirmiştik" (el-Kasas,
28/7).
Musa (a.s)'nın annesi de ilham edileni yaptı ve yavrusunu bir muhafaza
içerisinde suya bıraktı. Ablasına da, "Onu izle" dedi. Musa (a.s)'yi taşıyan
sandık, Allah'ın izniyle dalgalarla sürüklenerek, Firavun'un sarayına
ulaştı. Yıkanmakta olan cariyeler, sandığı bulup Firavun'un karısına
götürdüler. Allah Teâlâ, Firavun'un karısı Asiye'nin kalbine bu çocuğun
sevgisini koydu. Firavun çocuğu görünce öldürmek istedi. Ancak Asiye, çocuğu
kendisine vermesini istedi. Çünkü hiç çocukları olmuyordu. Kur'an-ı Kerim,
bunu söyle anlatıyor: "Firavun'un karısı: Benim de senin de gözün aydın
olsun! Onu öldürmeyiniz, belki bize faydalı olur, yahut onu oğul ediniriz"
dedi. Aslında işin farkında değillerdi" (el-Kasas, 28/9).
Hz. Musa (a.s) acıkınca onu emzirmek icab etti. Fakat o kimseden süt emmek
istemiyordu. Allah Teâlâ, bunu söyle zikrediyor: "Önceden, süt annelerinin
memesini kabul etmemesini sağladık. Musa'nın ablası; "size, sizin adınıza
ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkını tavsiye edeyim mi?" dedi. Böylece
onu, annesinin gözü aydın olsun diye, ona geri çevirdik. Fakat çoğu
bilmezler" (el-Kasas, 28/12-13).
Musa (a.s) böylece annesine dönmüş oldu. Üstelik Firavunun sarayında büyüdü.
Firavun ailesinin sevgisini kazandı. Allah Teâlâ söyle buyuruyor: "Musa
erginlik çağına gelip olgunlaşınca ona hikmet ve ilim verdik. iyi
davrananları böyle mükâfatlandırırız" (el-Kasas, 28/14).
Yetişip delikanlılık çağına gelen Musa (a.s) bir gün şehre indi. Öğle
üzeriydi. Dükkanlar kapalıydı ve halk evlerinde istirahat ediyordu. Kur'ân-ı
Kerim'de, şehirde geçen hadise söyle anlatılıyor; "Musa, halkının haberi
olmadığı bir zamanda şehre indi. Biri kendi adamlarından, diğeri de düşmanı
olan iki adamı dövüşür buldu. Kendi tarafından olan kimse, düşmanına karşı
ondan yardım istedi. Musa, onun düşmanına bir yumruk vurdu, ölümüne sebep
oldu. "Bu şeytanın işidir; çünkü o apaçık saptıran bir düşmandır" dedi.
Musa, "Rabbim! doğrusu kendime yazık ettim, beni bağışla" dedi. Allah da onu
bağışladı. O, şüphesiz bağışlayandır, merhamet edendir. Musa; "Rabbim! Bana
verdiğin nimete and olsun ki, suçlulara asla yardımcı olmayacağım " dedi.
şehirde, korku içinde, etrafı gözeterek sabahladı. Dün kendisinden yardim
isteyen kimse, bağırarak ondan yine yardım istiyordu. Musa ona: "Doğrusu sen
besbelli bir azgınsın " dedi. Musa, ikisinin de düşmanı olan kimseyi
yakalamak isteyince: "Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi bana da mı kıymak
istiyorsun? Sen islah edenlerden değil, ancak yeryüzünde bir zorba olmak
istiyorsun"dedi" (el-Kasas, 28/15-19).
israillinin, olayı ağzından kaçırması üzerine, bütün halk Musa (a.s)'nın
Mısırlıyı öldürmüş olduğunu öğrendi. Daha sonra bir adam koşarak geldi ve
kendisini öldüreceklerini söyledi.
"Musa korku içinde çevresini gözetleyerek oradan çıktı. Rabbim! Beni zalim
milletten kurtar" dedi. Medyen e doğru yöneldiğinde: "Rabbim in bana doğru
yolu göstereceğini umarım ", dedi" (el-Kasas; 28/21-22).
Musa (a.s) böylece yurdundan uzaklaştı.. Yanına yiyecek hiç bir şey de
almamıştı. Tam sekiz günlük yolu, ağaç yaprakları yiyerek aştı. Mısır ile
Medyen arası sekiz günlük bir mesafedir. Allah Teâlâ'nın bu seçkin kulu, aç
ve bitap düşmüş olarak bu uzun mesafeyi kat etti ve nihayet Medyen'e ulaştı.
Kur'ân-i Kerim'de kıssa şöyle devam ediyor:
"Medyen suyuna geldiğinde, davarlarını sulayan bir insan topluluğu buldu.
Onlardan başka, hayvanlarını sudan alıkoyan iki kadın gördü. Onlara:
"Derdiniz nedir?"dedi. "Çobanlar ayrılana kadar biz sulamayız. Babamız çok
yaşlıdır (onun için bu işi biz yapıyoruz) " dediler. Musa onların
davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi: "Rabbim! Doğrusu bana indireceğin
hayra muhtacım" dedi" (el-Kasas, 28/23-24).
İbn-i Kesir, El-Bidaye ve'n-Nihaye'de bu olayı söyle anlatıyor: "Medyen
suyunda çobanlar koyunları suladıktan sonra, kuyunun ağzına büyük bir kaya
koyarlardı. Bu iki kadın da artan sularla koyunlarını sulamaya çalışırlardı.
Musa (a.s), kayayı kuyunun ağzından tek başına kaldırdı, su çekti ve
kadınların koyunlarını suladı. Sonra tekrar kayayı yerine koydu. Bu kayayı
ancak on kişi kaldırabilirdi. Musa (a.s) ise, on kişinin halledebileceği bu
isleri tek basına halletmişti. Kızlar babalarına gidip Hz. Musa'yı ve
yaptığı iyiliği anlattılar. Kur'an-ı Kerim'de kıssa söyle devam ediyor:
"O sırada, kadınlardan biri utana utana yürüyüp ona geldi: "Babam sana
sulama ücretini ödemek için seni çağırıyor dedi. Musa ona gelince, başından
geçeni anlattı. O: "Korkma! Artık zâlim milletten kurtuldun"dedi. iki
kadından biri: "Babacığım, onu ücretli olarak tut. Ücretle tuttuklarının en
iyisi bu güçlü ve güvenilir adamdır, dedi. Kadınların babası bana sekiz yıl
çalışmana karşılık bu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on
yıla tamamlarsan, o senden bir lütuf olur. Ama sana ağırlık vermek istemem.
inşallah beni iyi kimselerden bulacaksın" dedi. Musa: "Bu seninle benim
aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, bir kötülüğe
uğramayacağım. Söylediklerimize Allah vekildir" dedi" (el-Kasas, 28/25-28).
Ibn-i Kesir söyle diyor: "Kızların babasının kim olduğu hakkında görüş
ayrılığı vardır. Bunun Şuayb (a.s), olduğu hususunda kanaatler vardır.
Ulemanın çoğunluğu da bu görüştedir. Hasan Basri, Malik b. Enes'den
naklolunan bir rivayeti delil getirerek diyor ki: Hz. Şuayb kavmi helâk
olduktan sonra uzun bir ömür yaşamış, tâ ki Musa (a.s)'a ulaşmış ve kızını
ona nikâhlamıştır.
Hz. Şuayb (a.s)'in kızıyla nikâhlandıktan sonra Musa (a.s), Medyen'de kalıp,
hanımının mehri olmak üzere on yıl koyun güttü. Bir rivayete göre,
Peygamberimize tam olarak ne kadar çalıştığı sorulmuş; o da on sene olduğunu
buyurmuştur. Buradan anlaşıldığı üzere, tam on yıl çobanlık yapmıştır.
Hz. Musa (a.s) ya Peygamberliğinin Bildirilmesi
Musa (a.s) Medyen'de on sene kalıp mehrini tamamladıktan sonra, Mısır'a
dönmeye karar verdi. Ailesiyle birlikte yola koyuldu. Karanlık ve soğuk bir
gecede yolu şaşırdı ve dağ geçidinin yolunu bir türlü bulamadı. Çakmak
tasıyla bir şeyler tutuşturmaya çalıştı, başaramadı. Soğuk iyice
şiddetlendi. Karısı da hamileydi ve doğum zamanı da yaklaşmıştı. Musa (a.s)
ve ailesinin gerçekten yardıma ihtiyacı vardı. Kur'an-ı Kerim'de, bu olay
şöyle anlatılıyor: "Musa, süreyi doldurunca ailesiyle birlikte yola çıktı.
Tur tarafından bir ateş gördü. Ailesine: "Durunuz, ben bir ateş gördüm;
belki oradan size bir haber veya tutuşmuş, bir odun getiririm de
ısınabilirsiniz" dedi. Oraya gelince, kutlu yerdeki vadinin sağ yanındaki
ağaç cihetinden: "Ey Musa! şüphesiz ben âlemlerin Rabbi olan Allah'ım " diye
seslenildi. "Değneğini at!." Musa, değneğin yılan gibi hareketler yaptığını
görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. "Ey Musa! Dön, gel. Korkma. şüphesiz
güvende olanlardansın" denildi. "Elini koynuna koy, lekesiz, bembeyaz
çıksın. Korkudan açılan kollarını kendine çek! Bu ikisi Firavun ve erkânına
karşı Rabbinin iki delîlidir. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir millettir"
denildi. Musa: "Rabbim! Doğrusu ben onlardan bir cana kıydım. Beni
öldürmelerinden korkarım. Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür.
Onu, beni destekleyen bir yardımcı olarak benimle gönder, çünkü beni
yalanlamalarından korkarım" dedi, Allah: "Seni kardeşinle destekleyeceğiz,
ikinize bir kudret vereceğiz ki, onlar size el uzatamayacaklardır.
Ayetlerimizle ikiniz ve ikinize uyanlar üstün geleceklerdir" dedi"
(el-Kasas, 28/29-35).
Tâhâ sûresinin ilk ayetlerinde, Allah Teâlâ ile Musa (a.s) arasında geçen
konuşma, daha ayrıntılı bir şekilde verilir. su ayetler Allah Teâlâ'nın Musa
(a.s)'yi rasul olarak görevlendirdiği zamanın anlaşılmasında yardımcı
oluyor: "Ben seni seçtim, artık vahyolunanı dinle. şüphesiz ben Allah'ım.
Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et, Beni anmak için namaz kıl!" (Tâhâ,
20/13-14).
Ve daha sonra Allah Teâlâ, Musa (a.s)'ya söyle buyuruyor: "Firavun'a gidin;
doğrusu o azmıştır. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar"
(Tâhâ, 20/43-44).
Allah Teâlâ'nın, Musa (a.s)'ya bunu emretmesinden sonra, Musa (a.s) ile
Firavun arasında amansız bir mücadele de başlamış oluyordu. Hak ile bâtıl'ın
amansız savaşı. Bütün peygamberlerin birbirlerine miras bıraktıkları tevhit
mücadelesi...
Hz. Musa (a.s), Allah Teâlâ'nın bu emriyle Firavun'a gitti. Onu güzellikle
Allah'a iman etmeye davet etti: "Musa: Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbinin
peygamberiyim! Bana Allah'a karşı ancak gerçeği söylemek yaraşır. Size
Rabbinizden bir mucize getirdim, israiloğulları'nı benimle beraber salıver"
(el-A'raf, 7/104-105).
"Firavun: "Musa! Rabbiniz kimdir?" dedi. Musa: "Rabbimiz, her şeye ayrı bir
özellik veren, sonra doğru yola eriştirendir" dedi" (Tâhâ 20/49-50).
Firavun, bu davete icabet etmedi ve direndi. Musa (a.s)'yi zindana atmakla
tehdit etti. Musa (a.s)'da Firavun'a, belki iman eder diyerek, ispat edici
bir delil getirmek istedi. Asasını yere attı, kocaman bir yılan oldu. Elini
koynuna sokup çıkardı, gözleri kamaştıran bir güneş parçası oluverdi. Musa
(a.s)'nın gösterdiği bu mucizeler karşısında Firavun gerçekten korkmuştu.
Bunun üzerine o da sihirbazlarını toplayıp, Musa'yı mağlup etmeyi
kararlaştırdı. Ülkesindeki bütün ünlü sihirbazları çağırttı ve onlardan Musa
(a.s)'nın yaptıklarından daha büyük bir sihir yapmalarını istedi. Onlarda
hazırlandılar ve bir gün kararlaştırdılar. O gün gelince de halkın gözleri
önünde Musa (a.s) ile yarışmaya başladılar.
"Sihirbazlar: "Ey Musa! Marifetini ya sen ortaya koy veya biz koyalım"
dediler. Musa: "Siz koyun"dedi. Sihirbazlar marifetlerini ortaya koyunca,
insanların gözlerini sihirlediler ve onları ürküttüler, büyük bir sihir
yapılar. Biz de Musa'ya: "Asanı koyuver" dedik o da koyuverdi. Hemen onların
uydurduklarını yutmaya başladı. Hak tahakkuk etti. Onların yaptıkları boşa
gitti. iste orada yenildiler, küçük düştüler. Sihirbazlar secdeye kapanıp:
"Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun'un Rabbine inandık" dediler" (el-A'râf,
7/115-122).
Sihirbazların iman etmeleri, Firavun'u çok kızdırdı. Onları öldürmekle
tehdit etti. iste küfür, acizliğini bu olayla bir kere daha ortaya koymuş
oldu.
Gelişen bu olaylar, Firavun'u yola getireceği yerde, onu daha çok azdırdı.
Ve Musa (a.s) ile kavmini ortadan kaldırmadıkça rahata kavuşamayacağına
inanıp, bu arzusunu yerine getirmeye çalıştı. Musa (a.s), Firavun ve
kavmini, imana çağırmaya devam etti. Firavun inkâr ettikçe, Allah Teâlâ onun
kavmine tufan, çekirge, haşarat, kurbağa, kan gibi çeşitli azaplar gönderdi.
Ancak bunların hiç biri, Firavun ve kavmini yola getirmedi.
Firavun, küfür ve inadında, ısrar ve Musa (a.s)'nin davetine de icabet
etmemeye devam etti. Allah Teâlâ, Musa (a.s)'ya israiloğullarını bir gece
Mısır'dan çıkarıp Filistin diyarına götürmesini vahyetti. Bir gece Musa ve
kavmi şehirden çıkıp, Süveyş halici boyunca Kızıldeniz'e yöneldiler. Firavun
şehirde israiloğullarından hiç bir iz göremeyince, kaçtıklarını anladı ve
bütün ordusunu seferber ederek, peşlerine düştü. Firavun ordusunun çok
kalabalık olduğu rivayet edilmektedir. Firavun iki gün sonra
israiloğullarına yetişti. israiloğullarının önlerinde geçilmesi mümkün
olmayan bir deniz arkalarında kocaman bir ordu vardı. israiloğulları
"Yakalandık yâ Musa" diye yakınmaya başladılar. Kur'ân-i Kerim'de olay şöyle
anlatılıyor: "Musa: "Hayır, Rabbim benimle beraberdir, bana elbette yol
gösterecektir"dedi. Bunun üzerine Biz Musa ya: "Değneğinle denize vur" diye
vahyettik. Hemen deniz ikiye ayrıldı, her parçası yüce bir dağ gibiydi. iste
oraya geridekileri de yaklaştırdık. Musa ve beraberinde bulunanların hepsini
kurtardık" (es-şuara, 26/62-65).
"Firavun, ordusuyla onları takip etti. Deniz de onları içine alıverdi. Hem
de ne alış!" (Tâhâ, 20/78).
Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ, bir zâlimin, kâfirin sonunu böyle anlatıyor;
ve bir kavmi nasıl kurtardığını da. iste Hak, Bâtıl'ın tepesine böyle inip,
onu ortadan kaldırabiliyor.
Firavun ordusu, bir tek kişi kalmamacasına yok oldu. Firavun ise, ölümün
geldiğini anlayınca iman ettiğini açıkladı: "Firavun boğulacağı anda:
"israiloğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, artık ben de
ona teslim olanlardanım" dedi. Ona: "şimdi mi (inandın)? Daha önce
başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin"dendi" (Yunus, 10/90, 91).
Bu olaydan sonra Allah Teâlâ, Hz. Musa (a.s)'ya kavmiyle birlikte Beyti
Makdis'e yönelmelerini emretti. Yola koyuldular. Çölde su bulamayıp,
şiddetli bir susuzluğa kapıldılar. Gelip Musa (a.s.)'a sitem ve şikayette
bulundular. Allah, Musa (a.s)'a, âsâsını taşa vurmasını emretti. Vurunca
taşın oniki yerinden su fışkırdı. Her Yahudi kabilesine bir göze düşüyordu.
Onlar bu gözelerden kana kana içtiler, susuzluklarını giderdiler. Allah
Teâlâ israiloğullarına, gökten kudret helvası ve bıldırcın eti de gönderdi.
Fakat israiloğullarının o ikiyüzlülükleri, bütün bu nimetlere rağmen,
kendini burada da ortaya çıkardı. Bir tek yemekle yetinemeyeceklerini
söylediler: "Ey Musa! Bir çeşit yemeğe dayanamayacagız. Bizim için Rabbine
yalvar da, bize yerin bitirdiği sebze, kabak, sarmısak, mercimek ve soğan
yetiştirsin" demiştiniz de, "hayırlı olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek
istiyorsunuz? Bir şehre inin, orada şüphesiz istediğiniz vardır" demişti"
(el-Bakara, 2/61).
Sonra Allah Teâlâ Hz. Musa'ya, Filistin'e gitmeyi emretti. Orada
Heysanilerin kalıntıları ve Kenanlılardan meydana gelen zalim bir topluluk
ile karşılaştılar. Musa (a.s) kavmine, buraya girip bu zalimlerle
savaşmalarını, ve onları bu mukaddes beldeden çıkarmalarını emretti. Fakat,
israiloğulları buna cesaret edemedi: "Ey Musa! "Onlar orada oldukça biz asla
oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin savaşın, doğrusu biz burada
oturacağız" demişlerdi" (el-Maide, 5/24).
Çünkü israiloğulları, Firavun ülkesinde zillet ve adiliğe, aşağılanmaya
alışmışlardı. Onlar için bazı değerleri ele geçirmek için savaşmak, bir manâ
taşımıyordu. Allah'da onları Tih çölüne attı ve yollarını şaşırttı. Kavmine
söz geçiremediğinden yakınan Musa'ya, Allah Teâlâ: "Orası onlara kırk yıl
haram kılındı. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Sen, yoldan çıkmış bir
millet için tasalanma" dedi" (el-Maide, 5/26).
Zamanla, bu zillet içinde yasayan nesil, yerini hürriyetle yetişen ve
izzetle yasayan bir nesile terk etti. Bunlar da bir müddet sonra Arz-i
Mukaddes'e girmeye muvaffak oldular.
israiloğulları, bu kırk yıl içinde çok çeşitli sapıklıklarda bulundular. Hz.
Musa'nın Tur dağında kırk gün geçirdiği bir zamanda, Sâmirî isimli bir
şahsın imal ettiği ve "iste sizin de Musa'nın da tanrısı" dediği altından
bir buzağıya tapmaya başladılar. Musa (a.s) döndüğünde onları buzağıya
tapınır görünce çok üzüldü. Harun (a.s)'a çıkıştı. israiloğullarını buzağıya
tapınmaktan vazgeçirmeye çalıştı. israiloğulları ise, her fırsatta iki
yüzlülüklerini sergilediler (Sâmirî olayı bak. Daha fazla bilgi için bk.
Sâmirî mad.). Musa (a.s), hayatı boyunca tevhid yolunda mücadele etti. Bu
uğurda pek çok eziyetle karşılaştı. Yurdundan çıkarıldı, ölümle tehdit
edildi ve etrafında kendisiyle beraber, inanan pek az insan bulabildi.
Musa (a.s), Tih çölünde, Harun (a.s)'dan sonra öldü. israiloğullarını Arz-i
Mukaddes'e sokamadı. Öldüğünde yüz yirmi yaşında idi. Buhârî, onun ölümü ile
ilgili olarak şunları rivayet ediyor: "Ölüm meleği geldiğinde, Musa (a.s)
onun yüzüne dikkatle baktı. Canını almaya gelen Azrail (a.s) korktu ve gözü
karardı. Sonra: "Yarabbi, beni bir kuluna gönderdin ki, ölmek istemiyor"
diye tazarru eyledi. Allah Teâlâ, o hali üzerinden kaldırarak, tekrar
Musa'ya gönderdi: "Söyle, sayılı olmak şartıyla istediği kadar yaşasın". Hz.
Musa: "Yarabbi, sonra ne olacak?" dedi. "Öleceksin" buyuruldu. "Öyle ise
ölüm simdi gelsin" niyazında bulundu. Sonra Allah Teâlâ'dan, kendisini bir
taş atımı Beyti Makdis'e yaklaştırmasını, orada ölmesini ve oraya
gömülmesini istedi. Ebu Hureyre (r.a) söyle diyor: "Rasulullah (s.a.s):
"Eğer ben sizinle beraber orada bulunsaydım, onun yol kenarında ve kızıl bir
kum tepesinin yanında bulunan kabrini size gösterirdim" buyurdu".
H Z . İLYAS A.S.
Kur'an-ı Kerîm'de ismi geçen peygamberlerden biri. Hz. Musa (a.s)'dan sonra
gelen nesebi Hz. Harun (a.s)'a dayandığı rivayet edilen bir israiloğulları
Peygamberi.
Hz. Musa'dan sonra israiloğullarının çeşitli boyları. Şam civarına
yerleşmiştir. şam bölgesindeki "Bek" şehrine yerleşen ve zamanla Allah'a
isyan ederek haddi asan bir Beni israil kabilesine Hz. İlyas (a.s)'in
gönderildiği rivayet edilmektedir. İlyas (a.s) Kur'an-ı Kerîm'de iki değişik
sûrede anılmıştır. Bir yerde diğer Peygamberler ile birlikte ismi geçmiştir:
"(İbrahim'e) Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas'ı da bağışladık. Hepsi
Salihlerdendi" (el-Enbiya, 21/85). Diğer sûrede ise İlyas (a.s)'in kıssası
özetle anlatılmıştır. Musa ve Harun (a.s)'dan bahsedilmiş, onların Allah'ın
salih kulları olduğu anlatıldıktan sonra İlyas (a.s)'in kıssasına
geçilmiştir: "Muhakkak İlyas da peygamberlerdendi" (es-Sâffat, 37/123). Bu
ayet-i kerime İlyas (a.s)'in etrafında Yahudiler ve Hıristiyanlar tarafından
oluşturulmuş olan efsanevî kimliği aralamakta, onun Allah'ın diğer
Peygamberleri gibi bir peygamber olduğunu anlatmaktadır. Buhârî, Kitâbu'l-Enbiyâ
bölümünde İlyas (a.s) için bir bab açmış ve onun kıssasını anlatan es-Sâffât
suresindeki ayetleri bu babda zikretmiştir. ibn Mes'ûd ve ibn Abbas'ın
rivayetine göre Hz. İlyas ile İdris (a.s) aynı şâhıstır (Buhârî, Enbiyâ, 4).
İdris (a.s) da Nuh (a.s)'in babasının dedesidir (Buhâri, Enbiyâ, 5).
İlyas (a.s) Peygamber olarak gönderildiği insanları dine davet etmiştir: "(Hz.İlyas)
milletine: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi
olan, sizin de Rabbiniz önceki babalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı
bırakıp da Ba'l putuna mı taparsınız?" demişti (es-Sâffât, 37/124-126).
Ayet-i Kerime'de geçen "Ba'l" o kavmin tapındığı putun ismidir. Oturduğu
şehirlerinin ismi "Bek" olan bu halkın, tapındıkları puttan dolayı
şehirlerinin isminin "Ba'lebek" olduğu rivayet edilmektedir.
Rivayete göre Hz. İlyas israiloğullarına Hizkil (a.s)'dan sonra
gönderilmiştir. insanları Allah'a imana çağıran Hz. İlyas, kavminin Ba'l
putuna tapmamasını emretmiştir. O bölgenin kralı önce iman etmesine rağmen
daha sonra irtidat ederek Hz. İlyas (a.s)'i öldürmeye kalkmıştır. Hz. İlyas
yedi sene kadar dağlarda bayırlarda dolaşmış, insanları Tevrat'ın emirlerine
davet etmiş, iman etmemeleri üzerine, o beldeye üç yıl hiç yağmur
düşmemiştir. Daha sonra Hz. ilyas'ın duasıyla yağmur yağmasına rağmen yine
İlyas (a.s)'a iman etmemişlerdir. Kendisinden sonraki Beni israil
Peygamberlerinden Kur'an'da ismi zikredilen Elyas'a (a.s)'i Hz. ilyas
yetiştirmiştir. Rivayete göre kavminin imansızlığına kızan İlyas (a.s),
Allahu Teâlâ'dan kendisini gökyüzüne kaldırması için dua etmiş, bunun
üzerine belirlenen bir yerde yanında Elyas'a (a.s) da varken gökten gelen
ateş gibi bir ata binip havalanmış, nübüvvet simgesi olarak da aşağıda kalan
Elyas'a hırkasını atmış ve semâya refedilmiştir.
Ancak şurası unutulmamalıdır ki bu rivayetler israiloğullarının Tevrat
kökenli rivayetleridir. işin doğrusunu en iyi Allah bilir (ibn Kesîr,
Tefsiru'l Kur'ani'l Azîm, VII, 31). Hz. ilyas (a.s)'in, Hızır (a.s) ile
yılda bir kez buluştuğuna inanılır, halk arasında bu buluşma Hızır ilyas
(Hıdrellez*) şeklinde simgelenmiştir.
H Z . SÜLEYMAN A.S.
Tarih, yaklaşık olarak İ.Ö. 970-931 yılları arasında yaşadığı düşünülen Hz.
Davud'un oğlu Hz. Süleyman'ın kurduğu muhteşem krallığa şahitlik eder. Öyle
ki Hz. Süleyman, babasından sınırları Mısır'dan Fırat'a kadar uzanan bir
krallık devralmış ve kısa sürede hakimiyetini güçlendirmişti. Ve kendi
yaşadığı dönemde öylesine büyük bir hakimiyet kurmuştu ki, Allah'a olan
imanının ve üstün aklının kendisine kazandırdığı bu ihtişam, yüzyıllar sonra
bile insanların hayranligini ve dikkatini üzerine çekmeye devam
etmektedir.Hz. Süleyman'ın hayati, Allah'a gönülden iman eden bir müslümanın
aklının ne kadar fazla, ufkunun ne kadar geniş olduğunu bütün insanlığa
gösteren çok çarpıcı bir delildir. Hz. Süleyman (a.s.) cinlerden ve
insanlardan oluşan ordusu ile kurduğu hakimiyeti, muhteşem bir saraydan
yönetiyordu. Ve bu saray döneminin en ileri tekniği kullanılarak üstün bir
estetik anlayışı ile inşa edilmişti. Sarayında göz alıcı sanat eserleri ve
görenleri hayran bırakıp etkileyen değerli eşyalar, benzersiz bir estetik
anlayışı ile yerleştirilmişti. Elbette Hz. Süleyman'ın bu mekâni, görenlerde
büyük hayranlık uyandırıyordu.
İnsanların bu saraydan bu kadar etkilenmelerinin nedeni ise, insan fıtratına
en uygun olan estetik anlayışını ve ortamı birden karşılarında görmeleri
olmuştur. Zira Hz. Süleyman, yaptırdığı bu görkemli sarayı, imanın nuru ve
onun getirdiği üstün bir akıl ile yaptırmıştı. Ve bir Müslümanın hangi çağda
veya hangi şartlarda yaşarsa yaşasın Allah'ın kendisine verdiği imkânları en
güzel şekilde kullanarak eşsiz bir mekân oluşturabileceğinin en güzel
örneğini sergilemişti. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'in Neml Sûresi'nin bir çok
ayeti, onunla aynı dönemde yaşayan bir kavmin yöneticisi olan Sebe
Melikesi'nin Hz. Süleyman'ın ihtişamlı sarayını gördükten sonra ona biat
ettiğinden bahseder. Hz. Süleyman, Sebe Melikesi Belkıs'ın varlığını
kendisine haber getiren Hüdhüd sayesinde öğrenmişti:"Derken uzun zaman
geçmeden (Hüdhüd) geldi ve dedi ki: "Senin kuşatamadığın (öğrenemediğin)
şeyi, ben kuşattım ve sana Saba'dan kesin bir haber getirdim. Gerçekten ben,
onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona her şeyden (bolca)
verilmiştir ve büyük bir tahtı var. Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp da
güneşe secde etmektelerken buldum, şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir,
böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur; bundan dolayı onlar hidayet
bulmuyorlar." (Neml Sûresi 22-24)
Bu bilginin üzerine Hz. Süleyman, Allah'ı ilâh olarak kabul etmeyip güneşe
secde eden ve şeytanın kendilerine süslü gösterdiği bir sistemi kabul eden
Sebe halkını, imana davet etmek için onlara "Rahman ve Rahim olan Allah'ın
adıyla" başlayan bir mektup göndermişti. Ve tüm kavmi kendisine teslim
olmaya çağırmıştı. "Gerçek şu ki, bu, Süleyman'dandır ve 'şüphesiz Rahman ve
Rahim Olan Allah'in Adıyla' (başlamakta)dır. (İçinde de:) "Bana karşı
büyüklük göstermeyin ve bana müslüman olarak gelin" diye (yazılmaktadır).
(Neml Sûresi 30-31)
Sebe Melikesi o ana kadar hiç karşılaşmadığı kadar kesin bir üslupla tüm
hükümdarlığını kendisine katmasını isteyen Hz. Süleyman'ın, bu mektubu
karşısında çok şaşırmıştı. Ve kendisini kesin olarak bozguna ugratacağından
emin olduğu bu hükümdarı, kararından vazgeçirmek için ona yüklü hediyeler
göndermek yolunu seçmişti. Ne var ki Allah'ın rızasını ve rahmetini hiç bir
zaman maddî bir menfaate tercih etmeyen tüm peygamberler gibi Hz. Süleyman
da, Sebe Melikesi Belkıs'ın hediyelerini geri çevirmiş ve elçileri
vasıtasıyla ona ne kadar kararlı, onurlu ve Allah'a bağlı olduğunu gösteren
şöyle bir haber göndermişti:"(Elçi hediyelerle) Süleyman'a geldiği zaman:
"Sizler bana mal ile yardımda mı bulunmak istiyorsunuz? Allah'ın bana
verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır; hayır, siz, hediyenizle sevinip
öğünebilirsiniz" dedi. Sen onlara dön, biz onlara öyle ordularla geliriz ki,
onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları oradan horlanmış
aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız." (Neml Sûresi
36-37)
Hz. Süleyman Sebe Melikesi Belkıs'a Allah'ın adı ile başladığı mektubunda
kendi gücünün Yüce Rabbinden geldiğini ve asla yenilmeyecek bir kuvvete
sahip olduğunu hissettirmişti. Nitekim Hz. Süleyman cinlerden, insanlardan
oluşan, ona büyük bir teslimiyetle ve şevkle bağlı bir orduya sahipti. Öyle
ki bu ordunun her üyesi Süleyman Aleyhisselam ın bütün sözlerini büyük bir
hoşnutlukla ve tam bir itaatle yerine getirmekteydi. Elbette Hz. Süleyman'ın
ordusunun tüm gücü Allah'tan gelmekteydi ve Allah'ın ordusu adetullaha uygun
olarak her zaman üstün gelecekti.
Sebe Melikesi Belkıs, onun (Hz. Süleyman'ın) sarayına gittiğinde o güne
kadar hiç görmediği büyük bir mülk ve zenginlikle karşılaşmıştı:
"Ona: "Köşke gir" denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini
çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman:) Dedi ki: "Gerçekte bu, saydam camdan
olma düzeltilmiş bir köşk zemindir." Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben kendime
zulmettim; (artık) ben Süleyman'la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah'a
teslim oldum." (Neml Sûresi 44)
Kendisi de bir zenginlik ve hâkimiyete sahip olan Sebe Melikesi Belkıs, Hz.
Süleyman'ın sarayına girince o güne kadar gördüğünden çok farklı bir estetik
ve bir zenginlikle karşılaşmış ve ruhuna hitap eden büyük bir akla şahit
olmuştur. Aslında Sebe Melikesi Belkıs'ın duyduğu hayranlık ve şaşkınlık
içine girdiği saraya değil, Hz. Süleyman'ın aklınadır. Çünkü Belkıs'ın
karşılaştığı manzara, o dönemin şartlarında yapılabilecek en mükemmel eser
olarak tarif edilebilecek en güzel yerdir.
Âyette de ifade edildiği gibi camdan olan köşk zemini öylesine gerçekti ki,
Sebe Melikesi Belkıs, ıslanmaması için eteklerini toplayarak ilerlemesi
gerektiğini düşünmüştü. Sarayın muhteşemliği ve görkemi, Müslümanların
ruhlarında yaşadığı zenginliği yansıtıyordu.
Belkısın başka bir ülkenin hükümdarı olmasına ve bu ülkenin en büyük
servetine sahip olmasına rağmen Hz. Süleyman'ın yaşadığı mekândan ve onun
zenginliğinden etkilenme sebebi de budur. Teknik anlamda büyük servetler
harcanan mekânlarda yaşamasına rağmen, pek çok kişi insan fitratının
hoşlanacağı estetiği sağlayamayabilir. Oysa Hz. Süleyman'ın sarayının her
köşesinde görülen zevk, akıl ve mükemmellik sadece servetle elde
edilebilecek bir görünüm değildir. İşte aradaki bu farkı daha sarayın
girişini görür görmez anlayan Belkıs, böyle bir yeri meydana getiren akla ve
o aklın üstünlüğüne hemen teslim olmuştur. Sebe melikesi Süleyman
Âleyhisselamın aklının sahibi olan Cenâb-ı Allah'a iman ettiğini söylemiş ve
müslümanlardan olmayı kabul etmiştir.
Hz. Süleyman ve onunla birlikte yasayan mü'minler, Allah'ın kendilerine
verdiği bu büyük mülkü taşımaya lâyık ve ehil kimselerdi. Rabbine karşı son
derece güzel ahlâklı, teslimiyetli ve mütevazi bir peygamber olan Hz.
Süleyman, kendisine nimet olarak bahsedilen bu büyük zenginliği yine
yalnızca Allah'ı razı etmek ve onların kalbini Islâm'a ısındırmak için
kullanıyordu. Pek çok peygamber de aynı Hz. Süleyman gibi insanlara dini
tebliğ ederken halkın karşısına büyük bir zenginlikle çıkarak, onları
etkileme yoluna gitmişti. Hazinenin başına getirilen Hz. Yusuf, kendisine
büyük bir mülk verilen Hz. İbrahim, görenleri hayrete düşürecek kadar
ihtisamlı bir hâkimiyete sahip olan Hz. Süleyman ve fakirken zengin kılınan
Peygamberimiz Hz. Muhammed, yaşadıkları hayat boyunca bunun en güzel
örneklerini sergilemişlerdir.
Peygamberlerin bu zenginliği ve yaşadıkları üstün ahlâki gören insanlar, hiç
bir sistemin ya da ideolojinin kendilerine sunmadığı böyle bir maneviyatı ve
maddî ihtişamı elde edebilmenin yolunu merak ediyorlardı. Bu nedenle Islâmı
henüz tanımayan insanlar, ilk basta bu zenginliğin sebebine ve gördükleri
ahlâkî yapısına karşı duydukları merakla Islâma yaklasmışlardır. Ahlâkî
üstünlükleri ve tümüyle Allah yolunda kullandıkları zenginlikleriyle halkın
kalbini Islâma ısındıran peygamberler, böylece kısa sürede Allah'ın izniyle
büyük kitlelere dini yaymayı başarmışlardır.
HZ. ÜZEYR (a.s)
--------------------------------------------------------------------------------
israilogullarina (Yahudilere) göre meshur bir peygamber olan Üzeyr (a.s)'in
adi Kur'an-i Kerîm'de geçmektedir. Fakat Islâm'a göre onun peygamber olup
olmadigi hususunda ihtilaf vardir.
Üzeyr (a.s)'in adi hakkinda da alimlerin farkli yorumlari vardir. Bazi
alimlere göre onun adi Arapça bir isimdir. Diger bazi alimlere göre ise,
Üzeyr kelimesi Arapça degil, ibranicedir (el-Ukberî, imlau ma menne bihi'r
Rahman, Misir, 1961, II, 7).
ibranice'de Üzeyr kelimesinin karsiligi "Azra"dir. Tevrat'in bu dildeki
nüshasinda böyle geçmektedir (Biblio Hobraica, nsr. Rud. Kittel,
Stuttgart,1952; Esra, VII,1; Nehemio, VIII,13).
Üzeyr (a.s), Harun Peygamber'in neslinden gelmektedir (es-Sa'lebî, el-Arais,
Misir, 1951, 344).
Üzeyr (a.s)'in adi, Kur'an-i Kerîm'de bir yerde geçmektedir: "Yahudiler.
'Üzeyr, Allah'in ogludur; dediler. Hristiyanlar da: Mesih Allah'in ogludur',
dediler. Bu, onlarin agizlariyla geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini),
önceden inkâr etmis(olan müsrik)lerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onlari
kahretsin, nasil da (haktan batila) çevriliyorlar!.. Hahamlarini ve
rahiplerini Allah'tan ayri rehber edindiler, Meryem oglu Mesîh'i de. Oysa
kendilerine yalniz tek Tanri olan Allah'a ibâdet etmeleri emredilmisti.
Ondan baska ilâh yoktur. O, onlarin ortak kostuklari seylerden münezzehtir"
(et-Tevbe, 9/30, 31).
Burada söz konusu olan Üzeyr (a.s) hakkinda çesitli rivâyetler vardir. En
meshuru ibn Abbas'in rivâyetidir. Buna göre, Yüce Allah isrâil ogullarinin
elinde bulunan Tevrat'i onlardan aldi. Tevratin içinde bulundugu sandigi
kaybettiler. Ayni zamanda Tevrat zihinlerinden de silindi. israil ogullari
buna çok üzüldüler. Bilhassa Üzeyr (a.s) Allah'a çok ibâdet etti; O'na
yalvarip yakardi. Allah'tan inen bir nur, onun kalbine girdi. Unutmus oldugu
Tevrat'i hatirladi. Ondan sonra Tevrat'i yeniden israil ogullarina ögretti.
Daha sonra Tevrat'in içinde bulundugu sandik bulundu. Bunun üzerine Üzeyr
(a.s)'in ögrettiginin aslina uygun oldugunu gördüler. Bunun üzerine Üzeyr
(a.s)'i çok sevdiler. Fakat bu hususta asiri gittiler. "O, olsa olsa
Allah'in ogludur" dediler (ibn Cerir et-Taberî, Camiu'l-Beyân, Misir,1951,
X,111). Bu âyetler, onlarin bu hususta asiri gitmelerini ve Hristiyanlarin
da, isâ (a.s) Allah'in ogludur diye söylemelerini reddetme mahiyetinde nazil
olmustur. Onlarin bu sözlerinin batil oldugu anlatilmis ve Yüce Allah'in,
onlarin bu iddialarindan münezzeh oldugu ifâde edilmistir (el-Beydâvî,
Envaru't-Tenzîl ve Esraru't Te'vîl, Misir, 1955, I, 196).
Yahudilerin bu hususta asiri gitmeleri, Kur'an'in baska yerlerinde de tenkid
edilmistir. "Vay haline o kimselerin ki, Kitabi elleriyle yazip, az bir
paraya satmak için, "Bu Allah'in katindandir. " derler. Ellerinin
yazarligindan ötürü vay haline onlarin! Kazandiklarindan ötürü vay haline
onlarin!" (el-Bakara, 2/79) mealindeki âyette Yahudiler kasdedilmektedir.
Onlarin Tevrat'i tahrif ettikleri, ondan sonra kendileri tarafindan yazilan
bir kitabi Allah'in kitabi diye tanitmalari söz konusudur. Onlar bu sekilde
kitab yazmislar, Allah'in kelâmi olarak ileri sürmüsler ve bununla menfaat
ile nüfûz saglamaya çalismislardir. Bu âyette, onlarin bu yaptiklari tenkid
edilmektedir (Muhammed Ali es-Sâbûnî, Safvetu't-Tefâsir, istanbul, 1987, I,
71 vd).
Asagidaki âyette de, Yahudilerin bu durumu tenkid edilmistir:
"Onlardan bir grup, okuduklarini kitaptan sanasiniz diye kitabi okurken,
dillerini egip bükerler. Halbuki okuduklari, kitaptan degildir. Söyledikleri
Allah katindan olmadigi halde, "Bu, Allah katindandir. " derler. Onlar bile
bile Allah'a iftira ediyorlar" (Âlu imran, 3/78).
ibn Abbas (r.a)'dan nakledildigine göre, bu ayette de Yahudiler
kasdedilmektedir. Buna göre, onlar Allah'in kelâmini kaybetmisler. Kendi
uydurduklarini Allah'in kelami olarak tanitmaya çalismislar. Onlarin bu
yaptiklari yalan ve uydurmadir (ez-Zemahserî, el-Kessâf, Kahire,1977, I, 182
vd.).
Üzeyr (a.s) ile ilgili bulundugu söylenen diger bir ayet de söyledir;
"Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin çatilari duvarlari üzerine çökmüs
(yikik dökük olmus) issiz bir kasabaya ugradi. "Ölümünden sonra Allah
bunlari nasil diriltir acaba!" dedi. Hemen Allah onu öldürdü, yüz sene sonra
tekrar diriltti. "Ne kadar kaldin burada?" dedi. "Bir gün yahut bir kaç
saat" dedi. Allah ona: "Bilakis yüz sene kaldin. Yiyecegine ve içecegine
bak, henüz bozulmamistir. Bir de esegine bak. Seni Insanlar için bir âyet
(ibret isâreti) kilalim diye (yüz sene ölü tuttuk sonra tekrar dirilttik).
simdi sen kemiklere bak, onlari nasil birbiri üstüne koyuyor, sonra ona
nasil et giydiriyoruz. " dedi. Durum kendisince anlasilinca, "süphesiz
Allah'in her seye kadir oldugunu bilmeliyim" dedi (el-Bakara, 2/259).
Bu ayette söz konusu olan zatin kim oldugu hususunda çesitli rivâyetler
vardir. Fakat alimlerin ekseriyetine göre bu zat, Üzeyr (a.s)'dir
(el-Beydâvî, Envaru't-Tenzîl, I, 57).
Hz. Muhammed (s.a.s), Üzeyr (a.s)'in peygamber olup olmadigi hususunda söyle
buyurmustur: "Bilmiyorum, Üzeyr peygamber midir, degil midir?" (Ali Nasif
et-Tâc, III, 302). Bundan dolayi Islâm inancinda Üzeyr (a.s)'in
peygamberligi ihtilafli kabul edilmistir.
Peygamber olsun veya olmasin, Üzeyr (a.s) Allah'a tam manasiyla inanmis,
kamil imân sahibi olan bir zatti. Hayati boyunca, Allah'in rizasini kazanmak
için serden kaçmis, hayra kosmustur. Çevresindeki Insanlari da bu sekilde
inanmaya ve Allah'in emir ile yasaklarina riâyet etmeye davet etmistir.
Hz. ISA (a.s)
--------------------------------------------------------------------------------
Kur'an-i Kerîm'de adi geçen ve Israilogullarina gönderilen peygamberlerden.
Hz. isa (a.s) batili tarihçilere göre miladi yildan dört veya bes sene kadar
önce dogmustur.
Yine batili tarihçilere göre Hz. isa (a.s) Romalilarin elinde bulunan
Yahudiye'de Romalilardan Tiberius iktidari döneminde otuz yaslarina dogru
peygamberligini Insanlara bildirdi. Önce Celile'de sonra Kudüs'te Insanlari
hak dine davet etti. Yahudilerin dinini ikmal onlarin dine kattiklarini
düzeltmek için gönderilen Hz. isa (a.s) kendisine indirilen incil adli
kutsal kitapta bunu söyle anlatir: "Ben yok etmege degil, tamamlamaya
geldim." Hz. isa (a.s), yahudilerin tahrif ettigi Eski Ahid'i onlarin
anlayisindan kurtarmaya, Hz. Musa (a.s)'in getirdigi akideyi yerlestirmeye
ve yahudilere daha önce bildirilen zahmetli bazi ilahi kanunlari
hafifletmeye çalisti.
Memleketi Celile'de Genaseret gölü kiyisinda ilk vaaz ve tebliglerini
bildiren Hz. isa daha sonra Kudüs'e gitti. Yahudiler Hz. isa'yi, dönemin
Romali Kudüs valisi Pontus Pilatus'a sikayet ettiler. Havarilerin içinde
Yahuda isimli birisi Hz. isa'ya ihanet etti ve Hristiyanlarin inancina göre
Hz. isa çarmiha gerilerek öldürüldü. Kur'an-i Kerîm'de ise hadise söyle
anlatilmaktadir: "Halbuki onlar isa'yi öldürmediler ve asmadilar. Fakat
kendilerine bir benzetme yapildi" (en-Nisa, 4/156). Rivayete göre Hz. isa'ya
ihanet eden Yahuda, Romalilar tarafindan isa (a.s.) zannedilerek asilmistir.
isa (a.s); orta boylu, kirmiziya çalar beyaz benizli, daginik, düz saçli
idi. Saçini uzatir, omuzlari arasina salardi. Genis gögüslü, küçük yüzlü çok
benli idi: Sirtina yün elbise, ayagina agaç kabugundan yapilmis sandal
giyer, çogu zaman da yalinayak yürürdü.
Kendisinin geceleri varip barinacagi bir evi, ev esyasi ve zevcesi yoktu.
Hiç bir seyi yarin için biriktirip saklamazdi. isa (a.s) dünyadan yüz
çevirir, ahireti özler, Allah'a ibadete koyulurdu. Yeryüzünde nerede günes
batarsa orada konaklar iki ayaginin üzerinde namaza durur; gece namaz gündüz
de oruç ile günlerini geçirirdi (M. Asim Köksal, Peygamberler Tarihi, II.
334, 335). isa (a.s) göge kaldirildigi zaman, yün bir kaftan, bit çift
mesti, bir de deri dagarciktan baska bir sey birakmamisti (Abdurrezzak,
Musannef, XI, 309).
Kur'an-i Kerîm'e göre Hz. isa (a.s)'in annesi Hz. Meryem'dir. Meryem (a.s),
yine Kur'an'da ismi geçen dört seçkin aileden biri olan imrân ailesinden
idi. Hz. Meryem, Zekeriya (a.s)'in korumasi ve gözetim altindaydi. Meryem,
Beytü'l-Makdis'te, dogu tarafta özel bir bölmeye yerlestirilmisti. Zekeriya
(a.s), Meryem'in yanina geldikçe orada, rizkini ve yiyecegini hazir görürdü.
Hz. Meryem, Beytü'l Makdis'te zikirle, ibadetle hayatini geçiriyordu. iste
bu sirada Allah, ona bir beser sûretiyle Cebrail'i gönderdi. bu durum,
Kur'an-i Kerim'de su sekilde anlatilir: "Meryem dedi ki; ben senden Rahman'a
siginirim. Eger O'ndan korkuyorsan bana dokunma! O da, ben, temiz bir oglan
bagislamak için Rabbinin sana gönderdigi elçiden baskasi degilim, dedi.
Meryem; bana bir Insan temas etmemisken, ben kötü kadin olmadigim halde
nasil oglum olabilir? dedi. Cebrail, bu böyledir; çünkü Rabbin, "bu bana
kolaydir, onu Insanlar için bir mucize ve katimizdan da bir rahmet kilacagiz,"
diyor, dedi. is olup bitti. Böylece Meryem, isa'ya gebe kalarak bir köseye
çekildi. Dogum sancilari basladi ve basina gelen bu hadiseden dolayi çok
üzülerek, keske bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim, dedi" (Meryem,
19/1 8-23).
Cebrail, Meryem (a.s)'e, babasiz doguracagi çocugun özelliklerini ve
mücadelesini haber vermis, Meryem'i teselli etmis ve ayrilip gitmisti. Hz.
Meryem'in kendisini Allah'a ibadete verdigini ve onun tertemiz bir kadin
oldugunu bilenler de bilmeyenler de bu duruma hayret etmis ve dogumun bu
sekilde nasil olabilecegi tartismasina girmislerdi. Hz. Meryem ise olayi,
çocuga sormalarini isaret etmisti. Fakat "Onlar, biz besikteki çocukla nasil
konusabiliriz? dediler. Çocuk, ben süphesiz Allah'in kuluyum. Bana kitap
verdi ve beni peygamber yapti. Nerede olursam olayim, beni mübarek kildi.
Yasadigim sürece namaz kilmami ve zekât vermemi, anneme iyi davranmami
emretti. Beni bedbaht bir zorba kilmadi. Dogdugum gün de, ölecegim gün de,
dirilecegim gün de, bana selâm olsun, dedi" (Meryem, 19/23-33).
isa (a.s)'in babasiz olarak mucizevî bir sekilde dogusu, Allah'in
dilemesinden ibaretti. Hatta Allah katinda, olus itibariyle Adem (a.s) ile
isa (a.s) arasinda fark yoktu. Nitekim ayet-i kerimede, durum su sekilde
izah edilir: "Gerçekten isa'nin babasiz dünyaya gelis hâli de Allah katinda
Adem'in hâli gibidir. Allah, Âdem'i topraktan yaratti, sonra da ona ol dedi;
o da hemen (Insan) oluverdi" (Âlu imrân, 3/59).
isa (a.s) otuz yasinda iken peygamberlik görevi aldiginda, hemen
israilogullarina durumu bildirdi. isa (a.s)'nin çagrisina kulak tikayan ve
ellerindeki Tevrat'i tahrif edip pek çok degisiklikler yapan israilogullari,
Hz. isa (a.s)'a inanmadilar. Ayrica Allah, Hz. isa'nin risâletini
destekleyen mucizelerde gösteriyordu. Kur'an-i Kerim'de zikri geçen
mucizeleri sunlardir: isa (a.s) nin, çamurdan kus biçiminde bir heykel
yapmasi ve onu üfleyince kus olup uçmasi, ölüleri diriltmesi; anadan dogma
körleri ve alaca hastaligina tutulmus olanlari tedavi etmesi; gökten sofra
indirmesi (el-Mâide, 5/110-115); Havarîlerin ve diger arkadaslarinin
evlerinde ne yediklerini ve neler sakladiklarini söyleyerek gaybdan haber
vermesi (Âlu imrân, 3/49).
israilogullari, isa (a.s.)'i ve ona tâbi olanlari durdurmak için pek çok yol
denediler; sonunda Hz. isa'yi öldürmege karar verdiler. Ancak Allah, onlarin
planlarini etkisiz hâle getirdi. Yahudiler, isa (a.s.)'a benzeyen birini
yakalayip astilar ve "Meryem oglu isa Mesih'i öldürdük" dediler (en-Nisâ,
4/157). Öte yandan Kur'an-i Kerîm, asil durumu su sekilde açiklar: "Halbuki
onlar isa'yi öldürmediler ve asmadilar. Fakat kendilerine bir benzetme
yapildi. Ayriliga düstükleri seyde, dogrusu süphededirler. Onlarin bu
öldürme olayina ait bir bilgileri yoktur. Ancak kuru bir zan pesindedirler.
Kesin olarak onu öldürmediler, bilakis Allah, onu kendi katina yükseltti.
Allah güçlüdür, hâkimdir" (en-Nisâ, 4/157-158).
isa (a.s) ayette de belirtildigi gibi, öldürülmeden göge yükseltilmistir.
Mezari dünyada degildir. Ayrica Mi'rac'da, peygamberimiz kendisini
görmüstür. Hz. isa, göge yükselmeden önce, havârîlerine ve tüm Insanliga su
müjdeyi vermisti: "Ey israilogullari! Dogrusu ben, benden önce gelmis olan,
Tevrat'i dogrulayan ve benden sonra gelecek ve adi Ahmed olacak bir
peygamberi müjdeleyen Allah'in size gönderilmis bir peygamberiyim" (es-Saf,
61/6).
Hz. isa (a.s) göge çekildigi siralarda kendisine inananlarin sayisi çok
azdi. Daha sonra bir ara Hz. isa'nin getirdigi inanci kabul edenler çogaldi
ise de, sonunda Hristiyanlar da israilogullari gibi yoldan çikti ve pek çok
yanlisliklara saptilar. Bugün, Hiristiyanlarin sahip olduklari teslis
inanci, isa (a.s)'nin göge yükseltilmesinden hemen sonra ortaya çikmistir.
isa (a.s)'in annesi Hz. Meryem Hz. isa'nin göge çekilmesinden sonra alti
sene kadar daha yasamis ve ölmüstür (Hakim, Müstedrek, II, 596).
Hz. isa (a.s)'a dört büyük ilâhi kitaptan biri olan incil verilmistir.
Kur'an-i Kerîm'de incil'in Hz. isa'ya verilisi ile ilgili su bilgiler vardi:
"Arkalarindan da izlerince Meryem oglu isa'yi Tevrat'in bir tasdikçisi
olarak gönderdik; ona da bir hidâyet, bir nur bulunan incil'i, ondan evvelki
Tevrat'in bir tasdikçisi ve sakinanlara bir hidâyet ve ögüt olmak üzere
verdik" (el-Mâide, 5/11). Ancak bu incil de Tevrat gibi tahrifata ugramis:
tir. Bununla birlikte Allah Teâlâ tarafindan son peygamber Hz. Muhammed
(s.a.s)'e indirilen Kur'an-i Kerîm, Zebur, Tevrat ve incil'in hükümlerini ve
geçerliliklerini ortadan kaldirmistir. Hz. isâ Islâm âlimlerinin çogunluguna
göre cisim ve ruhuyla göge yükseltilmistir. Kiyamet vaktine yakin yeryüzüne
inecek, haçi kiracak, domuzu öldürecek ve Islâm seriatiyla hükmedecektir
(bk. Buhârî, Buyu', 102).
Hz. isa bedeniyle göge yükseltildiginden, Kur'an-i Kerim'de bildirilen
"ölümden evvel" (en-Nisa, 4/159) ve "ölecegim güne ve diri olarak ba's
edilecegim güne" (et-Tevbe, 9/34) mealindeki ayetler Hz. isa'nin nüzûlünden
sonraki ölümünü anlatir. Hz. isa gökten Arz-i Mukaddes'e inecek, elinde bir
kargi olacak; Afik denilen bir yerde ortaya çikacak ve Kargi ile Deccâl'i
öldürecek ve sabah namazinda Kudüs'e gelecektir. imam kendi yerini ona
vermek isteyecek fakat o imâm'in gerisinde Hz. Peygamber (s.a.s)'in
seriatina uygun olarak namazini kilacaktir. Sonra domuzu öldürecek ve haçi
kiracak, sinagoglar ve kiliseleri yikacak ve kendisine iman etmeyen bütün
hristiyanlarla savasacaktir.
Hz. isa nüzûlünden sonra kirk sene daha yasayacak, öldügünde müslümanlar
namazini kilacak ve Islâm dinine uygun olarak gömülecektir. |